Divan Şiirleri

Kader Bağı

Bazı şairler aşıkane şiirlerden ziyade hikmetli şiirler telif eder. Zira gönül işlerindense akla hitap, ruha temas, varlık, yokluk, alem ve mevcudat gibi mefhumları kurcalamak onlara daha samimi gelir. Bu akıl erbapları, insanların günlük hayatta başına gelen hadiselerin sebeplerine kadar her zerreyi sanki avuçlarının içerisinde tutarcasına kavramışlardır.

Kayserili molla Abdullah yani Belîğ merhumda bu tip şairlerin başında yer alan maharetli kalemlerden bir tanesidir. Bu kıymetli şairimizde tıpkı diğerleri gibi okuyup anlaşıldığı zaman, insanı adeta yeniden doğarmışçasına nahif bir hale getirir. Buyurun beraber inceleyelim de ne demek istediğimi hep beraber görelim;

Bilmeyen sırr-ı kazâyı der-i pâşâya düşer

Kısmete kâni’ olan dergeh-i Mevlâya düşer

Kaza ve kader gibi güçlü bir meseleden söze girişen şair, okuyucularına geniş bir alanda at koşturmaya davet ediyor sanki. Kaza ve kader ilişkisini tamamen kavrayamamış çaresiz insanların ‘’ der-i paşa’’ yani paşa kapısında sürüneceklerini söylüyor. İnsanlardan medet ummak ne çetrefilli bir mesele! Bir insana muhtaç olmanın verdiği dehşet dolu ıstırabı, o insana yaranmak için adeta sirk palyaçosuna dönecek kadar alçaklaşmayı ancak yaşayanlar bilir. Allah’ın takdirine boyun eğmeyenlerin korku dolu cezası insandan medet ummaktır.

Günün birinde adam sağanak yağmura yakalanmışken, tam o sırada evine girmekte olan bir kimse ‘’ gel sana şemsiyemi vereyim’’ demiş. Halden memnun olan adam şemsiyeyi alarak yağmurda ıslanmaktan kurtulmuşsa da geçen günler boyunca şemsiye sahibinin dilinden kurtulamamış. Her karşılaştıklarında ‘‘O gün iyi ki şemsiyemi sana vermişim değil mi? Fena zatürre olurdun.’’ gibi kelimelerle sıkboğaz etmeye başlamış.

Yine farklı bir günde karşılaştıklarında şemsiyenin sahibi bizim adama sözlü saldırıda bulunacakmış ki, duruma fena halde sinirlenen adam yanlarındaki dereye atlayıvermiş. Çıkınca da ‘‘Yahu arkadaş en fazla bu kadar ıslanırdım tamam mı? Bırak artık yakamı!’’ deyivermiş. Gönül erbabı ‘’ insandan isteme verse minnet vermese zillet, Allahtan iste verme nimet vermese hikmet ‘’ der. Allah ile dost ol gerisine karışma derler ya, o misal bizim hayatımız.

Hak kefil oldu kulun rızkına halk eylemeden

Bunu fikretmeyen endişeyi ferda’ya düşer

Kendi kendine gelir kısmet olunca devlet

Vaktini gözlemeyen yok yere kavgaya düşer

Yüce Rabbimizin merhametinin ve ihsanının keyfiyetini hangi aciz akıl idrak edebilir! Dünya hayatına gözlerimizi açmadan önce rızkımız geliyor. Bunu hakkıyla kavramaktan geri duranlarda ‘’Endişe-i Ferda’’ yani yarının endişesine düşüyorlar. Sonra ne mi oluyor? Ne olmuyor ki… İnsan Allah’ın himayesinde olduğunu unutup nefsi için çalışıyor. Ta ki o nefis, hükümdarlığını ilan edene kadar. Zira bu mertebeden sonra, ipler nefsin eline geçtiği için insan kendi kendini kontrol edemez oluyor. İkinci mısradaki ‘’ kısmetse gelir acele edersen kavga edersin ‘’ cümlesinin tam ortasında buluyor kendini. Vaktin sahibi ol der eskiler. Sabret, sabır hakka tevekkül sabır hakka itimattır. Aslında bu şiirin özü ‘‘Allahtan istemek’’ diyebiliriz. Evet! En küçük arzularımızı da…

Vaktiyle bir derviş seferdeyken bir belde de geceyi geçirmek ister. Nasibe bakın ki tam da o gece köyde bir hırsızlık vakası vardır. Bütün köylüler birbirlerini çok iyi tanıdıklarından içlerinden birisinin bu hırsızlığı yapacağına ihtimal bile vermezler. Bizim dervişte o saatlerde görülünce köylüler suçu dervişe atmasınlar mı?

Zavallı derviş gelir gelmez, demir parmaklıkların arasında bulur kendini. O beldenin valisi de halis adamlardan olacak ki gece rüyasında koltuğunun üç kere altüst edildiğini görür. Uyanır uyanmaz adamlarına ‘‘Bugün farklı bir şeyler oldu mu?’’ diye sorar. Adam, efendim! ‘‘Bir dervişi hırsızlık suçuyla tutukladık. Bütün bir gece uyumadan dua etti.’’ der.

Durumu anlayan vali dervişin yanına gider ve ‘‘Kusurumuza bakmayın bir hata olmuş, sizi bilirim devlet malında gözünüz yoktur. Bu elimdeki kese annemden kalma helaldir. Lütfen kabul buyurun. Bir sıkıntınız olursa her türlü yardıma hazırız.’’ der. Bunun üzerine derviş: -Her insan hata yapar, paranızı her ne kadar kabul etmesem de siz ısrar edeceksiniz onu da alırım fakat üçüncü isteğinizi yerine getiremem’’ der. Vali şaşkın gözlerle ‘‘Neden’’ diye sorduğunda derviş: benim gibi fakir bir kul için valinin tahtını altüst eden Allah’ım varken sıkıntımı nasıl size açabilirim’’ diye cevap verir.

Bu hikâye her aklıma geldiğinde kanuni sultan Süleyman (muhibbi)’nin bir beyti aklıma gelir:

Cürmü isyanım başından aştı yüzü karayım

Padişahım sen dururken ben kime yalvarayım.

(Günahlarımın kapladığı alan başımdan aştı da ta semaya kadar çıktı! Rabbim sen Erhamurrahiminsin. Sen varken başkasından medet ummak hangi akla hizmettir.)

Ve Belîğ merhumun son beytine ulaştık;

Ey Belîğ etmeyen her emrini Hakka tefvîz

Hazer etsin ki anun fırsatı a‘dâya düşer

Şimdi zannediyor musunuz ki bu şair, bütün tasavvuf mertebelerini atlayıp kâmil mükemmil oldu da bize nasihat veriyor diye? haşa! O, şiirini acizane açıklamaya uğraşan beni ve bu satırları okuyanları kendisinden daha üstün görüyor. Evet bu şiiri mütevazi bir üslupla kendisine isnat ediyor ki başlarken ‘Ey Belîğ’ diyor. Ey Belîğ şunu iyi kavra; işlerini Allaha havale etmeyenler hazer etsin (üzülsün) zira o artık düşmanlarının eline düşmüştür.

Her kim bir iş yapacakken Allah’ın rızasını gözetir de insanların dediklerine bakmazsa Allah o kimseye yapacağı işte yardım eder ve kötü kimselerin şerrinden korur. Ve yine her kim bunun tam tersini yapar, insanların dediklerine daha çok ehemmiyet verirse Allah onu o insanların eline bırakır. Artık insanlar onunla nasıl oyun oynarlar ne yaparlar bilinmez vesselam…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir