İki Kardeş
Vaktiyle iki kardeş yaşarmış ki ne kardeşler! Durun size vasıflarını söyleyeyim de hikâye daha iyi anlaşılsın
Büyük olan beş yaşında. Ablak yüzlü, siyah saçlı, dolgun gözlü. Hayal kurmaktan zevk alan bir tipi var. Gözlerinin ardındaki ne olduğu belirsiz uçuruma bakan kimse, ‘‘Acaba bu çocuk şu an ne düşünüyordur?’’ diye en az bir kere hayret etmiştir. Hareketli ve zıpır olmasına karşılık mütevazi bir babası var. Kimden huy edindiği bilinmez ama anadan doğma fazlaca merhameti ön plana çıkıyor.
İnsanların üzülmesine dayanamaz, kardeşcağızı uğruna kendini bile ateşe atmaktan çekinmezdi. Bir de kardeşi vardı ki ondan sadece bir yaş eksik olmasına rağmen yüzünde asabi ve sert bir tavır olduğu, daha ilk bakıştan gözden kaçmayacak kadar belliydi. Belki birçok vasıfla ağabeyine tam uyumlu fakat ağabeyinin merhametli ve duygularının önde olmasına karşılık, bu küçük kardeşin aklını daha çok tercih etmesi belki bu kardeşleri büsbütün ayırıyor dersek isabetli konuşmuş oluruz.
Ancak bu küçük kardeş ne kadar dediğim dedik olsa da, hele ki o yaşlarda ağabeyine tabii olmak vazifesini bir gurur kaynağı addetmesi, pek doğal olsa gerek.
Eh… Bu alemde derdi olmayan mı var? Bizim kardeşlerinde yegâne dertleri üçüncü kardeşlerini beklemek olacaktır ya! Sahi, uzun zamandır nerde kalmıştı bu beklenen kardeş? Gün içerisinde akıllarına takılan soruları buydu. Hem başka ne ile uğraşacaklardı ki…
Yine bir sabah olmuş, güneş ilk ışıklarını etrafa dağıtıyordu. Babalarının yurt dışında bir işi olduğundan yaklaşık bir hafta kadar evde olamayacaktı. Kahvaltıyı iki kardeşle beraber, anneleri yapıyordu. O sırada konuşulmadık olay kalmazdı; okulların gerekliliği, kitap okumak meselesi, bitkiler, hayvanlar ve dahası…
Konuşma uzun uzadıya gidiyordu ki hepsini unutturacak başka bir hadise meydana geldi. Nitekim bu mevzunun üçüncü kardeş olduğunu, artık okuyucularımızın tahmin ettiğini düşünüyoruz. Aslında bu konu alelade açılmış değildi. Bilakis bu üçüncü kardeş, herhalde ağabeylerini kıskandı ki annesinin karnına tekmeleri art arda atıyordu. Annesi bu durumda hemen onunla konuşur, onu da en az ağabeyleri kadar sevdiğinden bahsederdi de tekmeleri ancak bu şekilde önleyebilirdi…
Anne huzurla kahvaltısını yapadursun, küçük kardeş de pencereden içeriye giren ışık huzmelerine dikkat kesilmişti. Fakat büyük kardeş öyle mi? Daha masadayken dingin vücudunun titremeye başlamasından tutun, yüz kıvrımlarının ani değişimine kadar bütün zerreleri, aklının bir köşesinde çok parlak bir fikir olduğunu cümle aleme itiraf ediyordu.
Zira yeri yerinden oynatacak bu parlak fikri, belki de daha öncesinde kimseler düşünmemişti. Yukarıda zikrettiğimiz gibi büyük kardeşin çok merhametli olduğundan mı, yoksa mevzu kardeş olunca aklı bir karış havaya uçtuğundan mıdır, bilinmez ama o fikir şuydu;
Küçük kardeşiyle beraber, hem de bu akşam anneleri uyuduktan sonra mutfağa girecek, birer bıçak alacak ve adeta bir hapis hayatı süren üçüncü kardeşlerini kurtaracaklardı! Evvela annelerinin karnını kesecek, kardeşlerini çıkarıp büyük saadete varmış olacaklardı. Herhalde tam da kardeşlerini çıkaracakları o anı en ince ayrıntısına kadar tasavvur ettiler ki, o anın verdiği mutluluktan dolayı sarhoş gibi olduklarından, annelerinin kesilmiş karnını tekrar dikmek için iğne iplik almayı unuttular desek, bu tespitimize şapka çıkartırdınız.
Fakat kardeşlerin anlayamadığı nokta şuydu ki: Anneler biricik yavruları bir hataya düştüğü zaman o hatayı görmeye ihtiyaç duymaz, adeta o temiz kalpleri ve latif ruhlarıyla hissederler. Zira insan için kalp ve ruh ne demekse, Anne de o demektir…
Nitekim bu hikâye anneler hakkında verdiğimiz bilgiye tâbi olarak sonuçlandı. Geceye kadar heyecanla bekleyen kardeşler mutfağa girince pencerenin açık olduğunu fark ettiler. Planlarının kesinlikle başarılı olacağını bildiklerinden ötürü bu başarılarını önceden kutlamaya karar vererek, buzdolabından iki bardak meyve suyu çıkartıp, karanlık odada pencerenin önüne geçtiler.
Yıldızları seyredip hayal kuruyor, belki de içten içe birbirlerine destek veriyorlardı. Gece rüzgarının bir oraya bir buraya deli gibi savrulmasıyla beraber çıkardığı ıslığa benzer ses, bu gecenin ciddiyetini azami derecede arttırıyordu.
Akılları az sonra yapacakları o işte olduğu için çok fazla beklemeden bıçaklarını alıp yatak odasına doğru harekete geçtiler. Yavaş ve sessiz adımlarla odanın kapısını araladılar. Odada duyulan tek ses annelerinin aldığı nefesti. Kapı engelinden kolayca sıyrılan kardeşlerden büyüğü, küçük olana yatağın öbür ucuna geçmesi gerektiğini söyledi. O anda sanki zaman durmuştu. İyice yatağa yaklaştılar. Artık annelerini iyice görebiliyorlardı. Büyük kardeşte tedirginlik başladığı için ilk önce elindeki bıçağa, sonra annesine ve sonra tekrar bıçağa baktı. Son kez annesinin yüzüne bakmasıyla beraber annesinin gazap saçan gözlerini görmesi bir oldu.
Ne olduğunu anlayamayan anne, öncelikle bir çığlık kopardı ki bu çığlık iki kardeşin de ömürleri boyunca hafızasından çıkmayacaktı. Zavallı anne! Aslında oğullarının niyetinin iyi olduğunu nereden bilecekti ki? Hemen ayağa kalkıp çocuklarının ellerinden bıçakları alıp, azarlamaya başladı. Hiç iyi bir niyetle başlanılan işin kötü netice verdiğine tanık oldunuz mu? Derdin ve ıstırabın bu türlüsünü daha önceleri hiç tatmayan bu zavallı kardeşlere ne buyrulur?
Hatayı nerede yaptıklarını anlamayan kardeşler, bu facia anından sonra yataklarına geçip, yorganın altına saklanıp, ağlamaktan başka çare bulamamışlar ve biraz zaman sonra uyuya kalmışlardı. Fakat belki de bu gece ağladıkları bu hadiseyi ilerleyen zamanlarda gülerek anlatacak belki bir hatıra olarak saklayacaklardı. İnsan ne garip? Bugün ağladığına yarın nasıl da gülüyor…
Rabbim sende bizi dünya hayatında o tarzda ağlat ki, bu ağlayışımız ahiret günüde ancak gülmemize vesile olsun…
