Vaktin Kıymeti ve Gayretin Neticesi
Vakit, Allah Teâlâ’nın bize kullarına lütfettiği nimetlerin en büyüklerindendir.
Resûlullah (s.a.v) bu konu ile alakalı şöyle buyurmuştur: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”
Bizim üzerimize düşen, bunları en iyi şekilde değerlendirmektir. Vakit öyle değerli bir şeydir ki, bir defa kaçırıldı mı artık geri dönmesi imkânsızdır. Bunun içindir Allah dostları, “Dünya üç günden ibarettir” demişlerdir. Dün, bugün ve yarın…Dün geçip gitti, onu geri getirmek imkânsızdır. Yarın ise bilinmezdir, ona kavuşup kavuşmayacağımız belli değildir. O zaman dem bu demdir, bugünü bir fırsat bilmemiz lazımdır, büyük bir ganimet olarak değerlendirmemiz gerekir. Sonra bugünün işini yarına veya başka bir güne ertelemek tehlikelidir.
Hatta Alla Resûlü (s.a.v) “Erteleyenler helak oldu’’ buyurmuştur. Zira yarının da kendine göre işleri vardır. Bugün yarına ertelenince iş, iş üstüne biner ve bir yerden sonra telafi etmek mümkün olmaz.Tasavvuf ehli bu bağlamda “İbnü’l-vakt” tabirini kullanırlar. ‘‘İbnü’l-vakt’’ vaktin çocuğu demektir. Yani bir müslümanın, talebe yahut sûfînin o an yapılması gereken neyse onu yapmasıdır. Allah Teâlâ nasıl istiyorsa vaktini o şekilde kullanmalıdır.
Ailesine ayırması gereken vakti, ameline ayırması gereken vakti, ilim çalışma vakti ve diğer vakitleri nasıl gerekiyorsa öyle değerlendirmelidir. Bir müslüman yatmasından kalkmasına, yemek vaktinden çalışma vaktine, hepsi belirlidir, belli bir plan ve programla işlerini takip etmelidir. Bu noktada dünya-ahiret dengesini iyi kurmalıdır. Müslüman, hayatı gelişi güzel yaşayamaz.
Sûfîlerin efendisi büyük arif Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri tasavvufu tarif ederken şöyle demiştir: “Tasavvuf, vakitleri muhafaza etmektir.” Sûfîler vakti değerlendirme hususunda çok iyiler. Mesela İmam Şâfiî hazretleri bun ilmine ve büyüklüğüne rağmen sûfîlerle kalkıp otururdu. Bazı kişiler bunu garipseyerek, “Sizin gibi büyük bir âlimin, bir müçtehidin, sûfî tayfası ile ne gibi bir işi olabilir?” diye sorduklarında, o şöyle demişti: “Ben sûfîlerden iki şey işiterek istifade ettim.
Onlarla kalkıp oturmam da bu yüzdendir. Onların ilki, ‘‘Vakit bir kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen, o seni keser’’ sözüdür. İkincisi ise, ‘‘Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder’’ sözüdür.Bugün ilim tahsilindeki gençlerin yapmaları gereken, tüm vakitlerini ilme ayırmalarıdır. Zira yarın böyle fırsatlara ve bu imkânlara sahip olamayabilirler. Vaktimizi güzel değerlendirelim ki; yarın huzuru hakta hesabını vermek kolay olsun.
Ayrıca ilim ve amel hakkında konuşmak gerekirse; amel ilme tabidir, diyebiliriz. İlim olmadan amel olmaz. Amel de ilimsiz olmaz. Yani bu ikisi bir bütündür aslında. İlim ve amel bir kuşun iki kanadı gibidir. Bir kuş tek kanat ile uçamayacağı gibi, kişinin sadece ilimle yahut sadece amelle Allah’a ulaşması, hedefine varması imkânsızdır.
Allah Teâlâ önce bilmemizi, sonra da bildiklerimizle amel etmemizi istiyor. İlim tahsil etmekten maksat, ameldir. Amel de ilimsiz olmaz. Bilinmeden yapılan bir amelin kıymeti yoktur. Aynı şekilde bilip de yapmamanın, uygulamaya geçmemenin de bir kıymeti bulunmaz.
O zaman anlamış olduk ki ilim ile amel bir bütünün parçaları gibidir. Bizim üzerimize düşen bilmediklerimizi öğrenme, sonrasında bunlarla amel etmektir, ardından da bildiklerimizi insanlara ulaştırmaktır. İnsanlara ulaştırırken bunun tesirli olabilmesi için ise aynı şekilde bizim de amel etmemiz şarttır.
Bir şeyleri başarabilmemizin yolu ise gayret etmektir. Biz gereken gayret ve hassasiyeti gösterirsek Allah Teâlâ bize istediğimizi verecektir. Allah Teâlâ’nın lütfü ve bereketi çoktur. Ancak dediğimiz gibi bizim gerekli gayreti göstermemiz lazımdır. Gerekli çabayı göstermez isek bir yerlere varmamız çok zordur.
Hepimizin bir rol modeli olması gerekir. İslam Tarihi bu rol model örnekleri ile doludur.
