Cihadın Bizdeki Yeri
Asıl müslüman, dünya ve ahiret dengesini en iyi şekilde kuran kimsedir. Yeri geldiğinde dünya işleri, yeri geldiğinde ise ahiret işleri ile ilgilenir. Yoksa müslüman köşesine çekilip dünyadan bağını bağlantısını kesmiş, viranelerde yaşayan pejmürde bir kimse değildir. Aslında müslüman gerekeni, gerektiği zaman en güzel bir biçimde yerine getirendir. Zira İslâm, mücadele ve mücahede dinidir. Çalışma ve çabalama dinidir. İslâm’da tembellik yoktur, dilenmek kötülenmiştir.
Bu hususta İslâm peygamberini örnek almalıyız. Nitekim o, böyleydi. Onu bir ara Mescid-i Nebevî’nin inşasında bir mimar gibi plan ve proje yaparken, diğer yandan bir amele gibi mübarek sırtında kerpiç taşırken görürdünüz. Bir zaman halka hizmet ederken, bir zaman Bedir’de İslâm ordusunu komuta ederken görürdünüz. Başka bir zaman da etrafındaki ashabına sohbet ederken, diğer yanda İslâm devletini idare ederken görürdünüz. Bir yanda Hakk’a ibadet ederken, diğer taraftan irşad etmek suretiyle halka hizmet eder. Onun nurlu nazarıyla yetişen güzide ashabı da böyle idi.
İslâm’da fakirlik bizatihi aranan bir şey değildir. Müslümanın fakir olması da gerekmez! Müslüman her şeyin en güzeline layıktır. Dolayısıyla en güzel evde oturabilir, en güzel arabalara binebilir; bunda bir problem yoktur. Önemli olan paranın kasada, kesede olmasıdır, gönle girmemesidir.
Özellikle İslâm devletinin zengin olması lazımdır. Savunma alanında her türlü silaha sahip olmalıdır ki dinini, vatanını, ahalisini ve namusunu koruyabilsin. Çünkü bunların tamamı malla yapılabilmektedir. Bundan dolayı müslüman hem dini hem de dünyayı beraber götürmelidir. Din ve dünya dengesini çok güzel bir şekilde sağlamalıdır.
İşte asıl cihad budur. Sen devlet olarak makinelere sahip olduğun zaman; topun, tankın, tüfeğin olduğu zaman zalim insanların zulmünden korunmuş olursun. Bu uğurda her müslümanın mücadele ve mücahede etmesi gerekir. Zira cihad, ilâhî bir emirdir. Yeri ve zamanı geldiğinde her Müslümana farzdır. Sonra cihad olmadan dünya düzeni olmaz, huzur sağlanamaz. Allah Resûlü’nün (s.a.v) ahiret, aile ve toplum huzurunu temin etmeleri bakımından en en sevimli ve en faziletli amelleri sıraladığı şu hadis bu anlamda çok değerlidir. Nitekim adamın biri, Resûlullah’a gelerek,
“Allah nezdinde amellerin en sevimlisi hangisidir?” diye sordu. O da,
“Vaktinde kılınan namaz, anne-babaya iyilik etmek, sonra da Allah yolunda cihad etmek” diye cevap verdi.
Bu hadisi konumuzla bağlantılı olacak şekilde şöyle açıklayabiliriz:
İnsan, namazı gereği gibi vaktinde kılarsa tüm ibadetleri yapmış olacaktır, çünkü namazın içinde ibadetin her çeşidi, duanın her türü, zikrin her şekli vardır. Ayrıca bir kişi gereği gibi namazını eda ederse o namaz, onu her türlü kötülükten alıkoyar ve her türlü iyiliği yaptırır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, “Namazı hakkıyla eda et! Şüphesiz namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar. (Namaz kılarak) Allah’ı zikretmek ise, elbette (her şeyden) en büyük olandır” (Ankebût, 29/45) buyuruyor.
Bir defasında Resûlullah’a, “Falanca kişi hem namaz kılıyor hem de hırsızlık yapıyor. Bu namazı onu kötü işlerden alıkoyması gerekmez mi?” diye soruldu. Allah Resûlü (s.a.v) “Devam etsin, elbette namaz, onu kötülüklerden men edecektir” buyurdu.
Namaz, imandan sonra Allah’a karşı yapılacak ilk görevdir. Kişi ibadet etmek suretiyle kendisi ile Allah arasındaki bağı kurar ve yakınlık sağlar ve O’nun rızasını kazanır.
En sevimli ikinci amel ise kişinin anne babasına yaptığı iyiliktir. Bir kimse anne babasına iyilik yaptığı, onların hizmetinde bulunduğu zaman, eşi, çocukları ve diğer aile efradı da bunu görecek ve kendisine öyle davranacaktır. Böylelikle yuvadaki huzur da temin edilmiş olur.
Sonrasında cihad gelir. İslamiyet, kimseye durup dururken kan dökmesini, insanları öldürmesini emretmemiştir. Çünkü Cihad imha değil, ihya eder. Sonra cihad, barışı ve huzuru getirmek için yapılır. Dünyada adaleti tesis etmek zulmü bertaraf etmek için yapılır. İnsanların birbirlerine zulüm etmelerine izin vermemek ve haksızlık etmelerini engellemek Allah’ın vermiş olduğu bir emirdir.
Allah Resûlü Mekke’deyken cihad emri almamıştı. Müşrikler tarafından sürekli zulüm görüyorlar, onlar ne yaparsalar sabrediyor ve Allaha tevekkül ediyorlardı. Onlar bütün mallarını mülklerini, ailelerini arkalarında bırakıp Medine’ye geldikleri zaman cihad ile emrolundular. Çünkü kafirler onları Medine’de de rahat bırakmadı. Bedir’e Uhud’a Hendek’e kadar geldiler.
Çünkü onların davası İslâm’ı yok etmekti. Durum böyle olunca Resûlullah (s.a.v) ordunun en önünde yer alıyordu. Ashabıyla beraber kenetlenip cihad ettiler ve kendilerini savundular.
Cihad ile zulme esir olmuş ruhlar ihya olurlar. Cihad yapılırken mabetlere, çocuklar ve yaşlılara, kadınlara, ağaçlara dokunulmaz. Çünkü cihaddan maksat zalimlerin insanların haklarını yemesini ve onlara zulüm etmesini önlemektir. Yoksa mal ve toprak hırsı için kan dökmek, insanlara zarar vermek, onlara zulüm etmek değildir.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki; cihad sadece düşmana karşı kılıç savurmak, orduya katılmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda hakkı ilan etmek ve bid’at ehli insanlara karşı çıkmak için mücadele etmek de bir cihaddır. Cihad kılıçla olabileceği gibi kalemle de olabilir. Topla tüfekle cihad edemiyorsak ilim okuyup okutmak da bizim cihadımız olabilir.
