Aydınlığın Sultanı ile Karanlığın Efendisinin Büyük Çarpışması
Çok uzun zaman önce iki zıt kutup, belki de kâinatın nizamını değiştirecek büyük bir muharebeye tutuşmaya başladırlar. Bir taraf aydınlık ve nuru, diğer taraf zulmet ve karanlığı temsil ediyordu.
Samanyolu Galaksisi’nin de yörüngesinde bulunduğu devasa bir boşlukta çarpışmaya başlarlar. Fakat bir türlü galip belirlenemez. Bazen aydınlık taraf öne geçer gibi olsa da karanlık taraf hemen durumu eşitler ve böylece savaş uzadıkça uzar, yıllar yılı kovalar…
Yine bir gün iki taraf da köşesine çekilip dinlenmeye başladı. O sırada Karanlığın Efendisi, çok güçlü bir savaşçısını meydana çıkaracağını bildirdi. Savaşçının isminin ‘’Nifak’’ olduğunu öğrenen aydınlık tarafında, büyük bir korku meydana geldi. Zira korkunun sebebi şuydu ki; Bu Nifak Cadısı kıyamete kadar yaşamaya mahkûm bir pislikti.
Vakit gelmiş, Nifak Cadısı meydana çıkmıştı. Karanlık taraf ‘‘Nifak, Nifak’’ diyerek savaşçılarını destekliyorlardı. Nifak yüzünü aydınlık tarafa dönerek konuşmaya başladı. “Karşıma çıkacak er, nerede? Ben o pehlivanım ki; keskin kılıcım nice zırhlı başları yarmış, tırnağım nice demirden göğüsleri delmiştir! Var mı karşıma çıkacak? Canından bezmiş, hayata küsmüş kim varsa gelsin.”
Nifak Cadısı meydana çıktıktan sonra otuz gün boyunca önüne çıkan herkesi yere serdi. Karanlık etrafa hâkim olmaya başlamıştı. Otuz günün ardından durumun kötüye gitmesinden dolayı çaresiz kalan Aydınlığın Sultanı, yaptığı son toplantıdan sonra Nifak Cadısı’nın ancak Muhabbet Pehlivanı’na boyun eğeceğine kanaat etti ve Muhabbet Pehlivanı’nı meydana çıkardı. O an Nifak Cadısı’nın gözleri kan çanağına dönmüştü.
-Nifak: Muhabbet… Uzun zamandır seni bekliyordum. Ölüme hazır ol!
-Muhabbet: Beni bilen bilir, bilmeyen öğrensin ki ben Muhabbet Pehlivanıyım. Aslan pençesini andıran pençelerim yürekleri paralar, kahraman kolum kafaları koparır. Ey Nifak bilirsin ki ben ne vakit meydana çıksam seni tepelerim. Yeter artık ettiklerin. Vaktine hazır ol!
-Nifak: Evet daha önce bana galip geldin, lakin bu defa seni mahvedeceğime eminim.
-Muhabbet: Bunu sakın umma! Muhabbet Pehlivan’ı her vakit Nifak Cadısı’na galiptir.
Muhabbet Pehlivan’ı, Nifak Cadısı’nı zorlanmadan alt etmiş ve kafasını mızrağın ucuna takıp savaş meydanının ortasına dikmişti. Aydınlık saflarından “Muhabbet” sesleri yankılanmaya başladı.
Karanlığın Efendisi’nin Veziri korkak bir sesle;
-Efendim, şimdi ne yapacağız? Aydınlık çoğalıyor!
Karanlığın Efendisi hiç istifini bozmadan kendinden emin bir şekilde “Telaş etmeyin, elimde öyle bir güç var ki, Muhabbet’i paramparça edecek! Gıybet, hazırlan. Kılıcın keskin, yolun açık olsun.” dedi. Gıybet gözü dönmüş bir şekilde meydana girdi. “Ey aydınlık tarafın savaşçıları! Bana hanginiz galip gelecek? Bugüne kadar karşımda diri kalan çok az olmuştur. Muhabbet gel bakalım! Bedenini yedi parçaya ayırıp yedi tepeye gömeceğim!
İki büyük savaşçı üç gün boyunca savaştılar. Üçüncü günün sonunda Gıybet, bir gürz darbesiyle Muhabbet’i yıktı ve henüz ölmemişken bu güzel pehlivana acımadan dişleriyle vücudunu paramparça ederek kalbini koparıp Karanlığın Efendisi’nin önüne fırlattı.
–Gıybet: En büyük düşmanlarımızdan olan Muhabbetin yüreği, ayaklarımızın altında sürünsün! Bundan böyle bilinsin ki Gıybet Pehlivanı’nın hüküm sürdüğü meydanda Muhabbet yok olmaya mahkumdur!
Aydınlık tarafı endişelenmeye başlamıştı. Meydan yavaş yavaş karanlığa gömülüyordu. Karanlık saflardan gelen “Gıybet” sesleri, aydınlık tarafının kulaklarını kanatıyordu.
-Gıybet: Meydan niçin boş kalıyor? Daha başka canından bezmiş kimse yok mu? İddiacılar nerede?
Aydınlığın Sultan’ı ile veziri bir şeyler konuştuktan sonra daha önce pek çok kimsenin görmediği bir er meydana çıktı.
-Gıybet: Sen de kimsin?
-Hikmet: Ben Hikmet Pehlivanıyım.
-Gıybet: Behey çaresiz! Senin gibi mazlum ve kendi halinde bir aptal benim gibi kükreyen bir aslanla vuruşabilir mi? Haydi defol git! Sen zararsız bir bunaksın. Hem senin kanını dökmek, benim gibi şerefli bir kimseye yakışmaz!
-Hikmet: Ey arsız canavar! Sen beni nasıl yenebilirsin? Yoksa yaptığın hadsizliklerden dolayı güven mi kazanıyorsun? Ben sana galip gelemeyecek olsam gönderilmezdim. Çok konuşma da vaktine hazırlan!
-Gıybet: Sana galiba şarap içirmişler. Bunu sen istedin gel bakalım!
Hikmet Pehlivan’ı Gıybet ’in darbelerinden çok kolayca kaçıyordu. Akşama kadar savaştılar lakin galip gelen olmadı. Gıybet Hikmet Pehlivanı’na bir darbe bile isabet ettiremedi. Hikmet o gün Gıybet’e bir şey yapmamıştı… Günün sonunda çarpışmayı bıraktılar. Biraz zaman sonra tekrar vuruşmaya başlayacaklarken Gıybet kendinden emin halde kükredi.
-Gıybet: Bu sefer elimden kurtulamayacaksın!
-Hikmet: Sen önce miğferinin üstündekine bak…
Ani bir hareketle elini başına götüren Gıybet, Hikmetin ona oynadığı oyunu çok geç fark etti. Hikmet Pehlivan’ı bir anda kılıcını Gıybet’in kalbine sapladı. Yavaş yavaş kılıcını kalbinin içinde döndürerek paramparça bir hale getirdi. Acı içinde kıvranarak can çekişen Gıybet’in göğsüne ayağını bastırdı ve karanlık tarafa sert bakışlar attı.
–Hikmet: Ey kendinden habersiz canavar topluluğu şunu iyi belleyin ki; Ben, yani Hikmet Pehlivan’ı burada olduğum müddetçe gıybet, kin, haset ve diğer bütün kötü hasletler ateşin odunu erittiği gibi eriyip küle dönüşecektir!
Aydınlık tarafın sevinç ışıltıları güneşe galip gelecek kadar çoğalmışken, karanlık tarafın öfkesinin çığlıkları Arş-ı Âlâyı titretti. Tam o sırada daha önce kimsenin görmediği, adeta canavara benzeyen bir yaratık çıkıverdi. Karanlığın Efendisinde oluşan anlık kin ve öfke, yerini sinsi gülüşlere bırakmıştı… Aydınlığın Sultanı ise Allah’tan merhamet istiyor, yalvararak dua ediyordu.
-Nefs: Ey kudretimi inkar eden gafiller! Bilin ki ben, pehlivanlar pehlivanı, kahramanlar kahramanı, Nefs-i Emmareyim!
Şimdiye kadar bir şekilde mağlup edemediğim hiç kimse yoktur! Beş bin şekil alırım, binlerce silaha sahibim…
-Nefs: Ey miskin Hikmet, gel şimdi rızan ile teslim ol. Sen aptal ve aciz bir mahluksun. Benim gözümde sinek kadar değerin yoktur! Haydi, kılıcını teslim et ve kurtul.
Hikmet, teslim olmadı.
–Nefs: Ey hikmet! Bendeki silahlara bak. Rehberinin sana öğrettiği yumuşak huy, ilim, kanaat, ihtiyat, tevazu, sabır gibi başkaları için ölümcül olan darbelerin bana hiç tesiri yoktur. Her birisine karşın kin ve hiddet, hile ve düşmanlık, hınç ve şehvet gibi nice öldürücü darbelerim var. Gel kendine kıyma.
Hikmet teslim olmamakta ısrar ediyordu.
–Nefs: Çaresiz… ne düşünüp duruyorsun? Seni bir anda mahvetmek bence hiçtir.
Hikmet Emmare ile savaşmaya başladı. Bildiği bütün vuruşları deniyordu. Fakat hiçbiri Nefs-i Emmare’ye biraz olsun tesir etmedi.
Nefs-i Emmare bunun karşısında vurmaya tenezzül bile etmiyor, sadece gülüyordu. Hikmet Pehlivanı bildiği en ölümcül darbeyi vurmak için hazırlandı. Hızlıca Nefs-i Emmare’nin sol tarafına geçti. Durumu anlayan Nefs-i Emmare gazaplandı.
–Nefs: Ya! Beni mutlaka telef etmek istiyorsun ha! Dur öyleyse…
Hikmet Pehlivanı tam kılıcını Nefs-i Emmare’nin böğrüne sokacağı sırada Nefs yüzündeki perdeyi kaldırdı. Hayalin ötesinde sarhoş edici bir güzellik Hikmet Pehlivanı’nı kör etti. Yere düştü. O sırada Nefs-i Emmare Hikmetin boynundan tutup karanlık tarafa doğru yürümeye başladı. Karanlık etrafa öyle hâkim olmuştu ki ancak kenar köşelerde nurani lekecikler görünebiliyordu.
-Nefs: Hikmeti öldürmedim, esir aldım. Artık O, mutfağımızda hizmetçilik eder. Yerleri süpürür. Tam da kendisine münasip bir hizmettir.
Bu söze karanlık taraf kahkahalarla güldü. Nefs-i Emmare Hikmeti yere doğru fırlatmıştı. Aydınlık tarafın gözlerinden yaşlar akıyordu. Yavaş yavaş nur kalkmakta ve karanlıklar etrafa yayılmaktaydı. Artık galip olan belliydi…
İşte o sıradaydı ki en tepeden aşağı doğru süzülen bembeyaz renkli bir suret belirdi. İki tarafta şaşkınlık içerisinde o yöne doğru bakıyordu. İşin garip tarafı bu suretin ihtişamından dolayı aydınlık karanlık fark etmeksizin bütün savaşçılar mest olmuş bir şekilde ona doğru ilerliyorlardı.
Nefs-i Emmare en önden gidip bu suretin elini öptü. Bununla beraber cansız bir şekilde kalakalmış, sanki ruhu emilmişti. Karanlığın hâkim olduğu her yeri, zümrüt rengi kaplamaya başlamıştı. Adeta Güzelliğin kaynağı olan bu suret, bütün halka dönerek ilahi sesiyle söze girişti.
Var mı beni içinizde tanıyan?
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
Kalmasa da şöhretimi duymayan,
Kimliğimi tarif etmek zor benim…
Niceler sultandı, kraldı, şahtı.
Benimle değişti talihi bahtı,
Yerle bir eylerim taç ile tahtı,
Akıl almaz hünerlerim var benim…
Kâmil iken cahil ettim alimi,
Vahşi iken yahşi ettim zalimi,
Yavuz iken zebun ettim Selim’i,
Her oyunu bozan gizli zor benim…
Yeryüzünde ben ürettim veremi.
Lokman Hekim bulamadı çaremi.
Aslı için kül eyledim Kerem’i.
İbrahim’in atıldığı kor benim…
İlahimle Mevlana’yı döndürdüm.
Yunus’umla öfkeleri dindirdim.
Günahımla çok ocaklar söndürdüm.
Mevladanım, hayır benim, şer benim…
Benim için yaratıldı Muhammed!
Benim için yağdırıldı o rahmet!
Evliyanın sözündeki muhabbet,
Enbiyanın yüzündeki nur benim…
Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da
Görünmezim cismim de yok, resmim de
Dil üzmezim, tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim…
BENİM ADIM AŞK!…
