Tasavvuf

Dostluk Sırrı

Dost kelimesi “yâr” anlamında olup Farsça kökenlidir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kavram “velî” veya “halîl” şeklinde ifade edilirken, Arap literatüründe daha çok “sâdık” kelimesiyle karşılık bulur. Günümüzde altın ve gümüşten çok ihtiyaç duyulan ve aranan bir şey varsa, o da gerçek ve samimi bir dosttur.

Efendimiz ﷺ hadis-i şerifinde, “Bana dostunu söyle; sana kim olduğunu söyleyeyim.” buyurarak bu hakikate işaret etmiştir. Başka bir hadisinde de şöyle buyurur: “Kişi dostunun dini üzeredir.”

Dostluk bir bina gibidir; temeli güvenle atılır. Tuğlaları sevgiyle, harcı sadakatle örülür. Kapısı her zaman açıktır; ama herkes için değildir. Rüzgârlar eser, fırtınalar vurur; yıkılmaz, çünkü temeli sağlamdır. Zaman geçtikçe duvarlarında hatıralar birikir. Kimi gün gölgesinde dinlenirsin, kimi gün orada sığınak bulursun. Kırılan bir tuğla hemen onarılmaz; sabır ister, anlayış ister. Bazen sessizdir ama içi huzurla doludur.

İnsan böyle bir binayı ömründe bir ya da iki kez kurabilir.

Ve o bina, gönülde yükselen en güzel eserdir. Kişi hayatı boyunca üç tercihle hayatını biçimlendirir: Hanımı, mesleği ve dostu. Çünkü mesleği ömrünü, hanımı huzurunu, dostu ise yolunu belirler.

Dolayısıyla tasavvufta dost şöyle tarif edilir: “Dost, seni Allah’a yaklaştırandır.” Dostluk, dünya ve ahiret faydası devam eden bir haslettir; menfaatle kirlenmeyen nadir bağlardandır. Zira kalplerde kaimdir.

İnsan yalnızlık için yaratılmamıştır; kalbi daima bir eşe, bir yoldaşa ihtiyaç duyar. Bunu açıkça Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın birliğinde görürüz. Nitekim onlar hem cennette hem dünyada birbirine sırt çevirmemiş, dostluğun ve sadakatin en güzel örneğini sergilemişlerdir.

Dostlukta samimiyet ve dürüstlük olmalıdır. Bu da şuna benzer: Bir binanın iki kolonu vardır; bu kolonlar süslü, güzel görünümlü ve göz alıcı olabilir. Ancak içi boşsa, ne kadar süslü olursa olsun yıkılmaya mahkûmdur. Samimiyet ve dürüstlükle doldurulmayan bir dostluk da böyledir.

Dostluğun uzun ömürlü kalmasının en önemli sebeplerinden biri de affetmeyi bilmek ve küçük kırgınlıkları göz ardı edebilmektir. Ayrıca onu her daim canlı tutmak elzemdir. Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi; mektup, hediye veya küçük ziyaretlerle insanlar dostluklarını diri tutardı.

Günümüzde sosyal medyanın varlığı her ne kadar bunu kolaylaştırmış gibi görünse de, insanlar birbirinden daha da uzaklaşmaktadır. Sanki dostluk, sosyal mecralarda bir beğeni veya emoji atıp toplamakla sınırlıymış gibi bir algı oluşmuştur.

Ayrıca sahte bir yakınlık hissi de uyandırmaktadır. Sürekli çevrim içi olmak, insana “çok arkadaşım var” zannını verebilir; oysa çoğu gerçek bağ değildir. Gerçek dostluk ekrandan değil, kalpten hissedilir.

Bir zamanlar iki dost uzun bir yolculuğa çıkmış. Yolda tartışmaya başlamışlar. Sinirli bir anlarında biri diğerine tokat atmış. Tokadı yiyen, kumlara şöyle yazmış:

Bugün en iyi dostum bana tokat attı.”

Yürümeye devam etmişler. Bir vahaya gelince yıkanmak için suya girmişler. Tokadı atan, suda batmaya başlamış. Diğeri hemen atlayıp onu kurtarmış.

Sonra bir taşa şunu kazımış:

“Bugün en iyi dostum hayatımı kurtardı.” Şaşıran diğeri sormuş: “Neden önce kumlara, şimdi taşa yazdın?” Dostu cevap vermiş: “Bizi incitenleri kumlara yazalım ki rüzgâr silebilsin. Ama bizim için iyilik yapanları taşa kazıyalım ki hiçbir rüzgâr silemesin.”

İşte gerçek dostluk: İncitmeleri rüzgâra bırakmak, iyilikleri kalbe kazımak ve her şeye rağmen birbirini kollamaktır. Tasavvufta ise dostluk daha derin bir mânâ taşır.

Dost, seni nefsine değil Rabbine yaklaştırandır. Seni alkışlayan değil, hakikate çağırandır. Kusurunu örterken yanlışına sessiz kalmayan; dünyada yanında olan ve ahirette de hayrını isteyen kimsedir.

Hakiki dostluk, menfaatle değil muhabbetle ayakta durur. Kalpte başlar, kalpte yaşar ve kalpte devam eder.

Ve belki de dostluk, insanın bu dünyada bulabileceği en zarif imtihandır:

Kimi kumlara yazmayı, kimi taşa kazımayı bilmektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir