Azazil ve Emmâre ile Surların Ötesine
Arkasına bakmadan kaçıyordu. Arkasında kendisini kovalayan, Azazil ve Emmare isimli iki düşman vardı. Yanında, arkasında ve önünde kendisi gibi bu canavarlardan kaçan insanlar adeta sığınacak bir yer arıyorlardı. Bir tepenin üstüne çıkmışlardı ki karşılarında etrafı altı kuleyle sarılmış beş kaleli, uzunca surları ve hendekleri olan muhkem bir yapı belirmişti. Vakit kaybedemezlerdi. Hemen kaleye gidecek, kalenin yetkilisinden eman talep edeceklerdi.
Emmare: Yedi başlı, dört kollu, doymak bilmeyen, ağzından ateş saçan, sürekli topraklarını ve makamını büyütmeye çalışan ve insanlara musallat olan çirkin bir canavardı. Azazil ise fil kadar büyük kafalı, kibri etrafı saran, çeşitli hileleri ile insanları kandıran etrafa çirkef bir koku salan ve Emmare ile çok iyi anlaşan bir canavardı. İnsanların çoğu bu canavarlara inanır, onların güç, toprak ve dünyalık vaatlerine kanardı. Bu iğrenç görünümlü canavarlar bazılarına çok hoş gözükür hatta birtakım kimselerle dostluk bile kurarlardı.
Kapıya yaklaştılar. Kapı bir insan seli aksa, hepsini bir anda içeriye alacak kadar büyüktü. Kapının üzerinde “Bab-ı İman” yazıyordu. Kapının dışında da hiç bekçi bulunmuyordu. Yanına orta yaşlarda bir kişi yanaştı birtakım kelimeler söyledi ve kapı açıldı içeriye giriverdi. Belki de bu daha önceden kaleye uğramış veya kale hakkında malumat sahibi biridir diye onun söylediklerini tekrar etti.
Yalnız az önce sonuna kadar açılan kapı, şimdi açılmıyordu. Son bir kez daha denedi; bu sefer kapı aralandı. Hemen o aralıktan içeriye girdi ancak içeride küçükçe bir kapı daha vardı. Kapıda “Bab-ı Tasdik” yazıyordu. İnanmayanlar giremiyordu.
İçeride kendisini nur yüzlü bir ihtiyar karşıladı. Kendisiyle beraber girenler de başka ak yüzlü ihtiyarlar ile görüşme halindeydiler. Ancak kendisi ilk görüşte gözüne bir ihtiyar kestirmiş kendisine yol gösterebilecek yetkili bir kişi umuduyla, samimi bularak yanına yaklaşmıştı. Soluk almadan:
-Amca bu kalenin efendisi kimdir? Bu muazzam kale kimin kontrolündedir? Burada kalmak ve kendimizi korumak için ne yapmak gerekir? deyiverdi.
İhtiyar gayet vakur ve kendini can havliyle kaleye atan bu delikanlıyı anlayışla karşıladı;
-Evladım gel bir şerbet ikram edeyim, hem sorularına hem de bitkin haline deva olayım.
Beraber geniş bir avluda bir gölgeliğin altına oturdular. Genç delikanlı bir an önce aklını tırmalayan sorularına cevap istiyor, o esnada da şerbetini yudumluyordu. İhtiyar, genci bekletmeden söze girdi:
-Evlat! Bu yurt “Dar-u Selam” dır. Düşündüğün gibi burayı tahtta oturan bir kral idare etmiyor. Burada yalnızca alemlerin rabbi olan Allah’ın hükümleri geçerlidir. Allah insanlar için en hayırlı ve en güzel olanı nebileri vasıtasıyla insanlara iletmekte, insanlar ise bu mutlak güç karşısında ibadette ve itaatte kusur etmemektedir. Buraya girebilmek, idrak eden bir akıl ve samimi bir gönül iledir.
Buraya giren her kişi kendisini korumaya yönelik birtakım kuralları kabul eder ve ferah içinde yaşar. Bu kale hiçbir kimseden bir ücret beklemez. İnsanların kendileri arasında barış içinde olmasını, yardımlaşarak güzel işler başarmasını, hep beraber bir bütün olup düşmanları ıslah etmeyi planlar. Dışarıda görmüş olduğun altı kule imanın esaslarını temsil eder. Ardı sıra gelen beş kale ise bu esasları kabul etmiş kimselerin yaptığı birtakım erkanlar ve şartlardan ibarettir. İçteki surlar bu amellerdeki istikrarı ve devamlılığı temsil eder.
-Amca! Peki ya bu iç avlu ve içinde bulunan saray nedir?
-Evlat! İç avlu takvayı ve resule ittibayı temsil eder. Saray ise aşkı ve fena makamını temsil eder.
-Peki amca ben nerede konaklayabilirim?
-Evlat! Korkmana ve endişelenmene gerek yok. Burada nerede olursan ol, sen istemediğin sürece hiçbir yaratık dışarıdaki kuleleri bile geçemez. Ancak dışarıdan bir kimse seni aldatır ve sen de kendi isteğin ile çıkmak istersen, seni kimse tutamaz. Çünkü o zaman sen korunma isteğini reddetmiş olursun. Ancak insanın Azazil ve Emmare’nin kötülüğünden tam olarak emin olduğu, musibetilerinin kendine isabet edemeyeceği yer saraydır.
Dediğimi unutma evlat! Dışarıda azgın düşman senin bir anlık gafletini beklemektedir. İster yalnız müminlerden ol; ister takva ehlinden ol; ister muhlislerden ol ama şunu unutma ki insana ancak çalıştığı kadarı vardır. Zararını ve menfaatini iyi hesapla!
Genç veda ederek ayrıldı. Etrafı gezmeye koyuldu. Her aşamadaki Müslümanlarla görüşecek, hepsinden tavsiyeler alacak ve bu makamlarda mesafe kat etmeye koyulacaktı. İlk olarak en dışarıda bulunan kulelerden başlamalıydı. Başta bulunan kuleyi gözüne kestirdi ve tırmandı. Bir anlık gözü ilk başta koşarak geldiği yollara ve tepenin arkasına takılmıştı.
Orada da bir yaşam vardı. İnsanlar bu yaşamlarından rahatsız değildi. Her birini dünyalık hırsların, oyun ve eğlencenin kuşattığını düşündü. İnsanlar adeta boş bir hayalde uyuyordu. Kendisinin de bir zamanlar tepenin ardında yaşadığını ve aldandığını fark etti. Bir anda bir ses duydu. İki kişi kendisine sesleniyordu. Yaklaştılar ve kendilerini tanıtarak söze girdiler. Belki de yeni bir macera yeni hayatlar yeni arkadaşlıkların kapısı açılıyordu. İçlerinden birisi “Ben, İstiğfar” deyiverdi. Söz diğerine gelmişti “Benim adım da Tövbe…”
