Kelâm İlmi Bağlamında Kudret Sıfatının Ontolojik Tahlili
Bir konuda hüküm bildirmek, öznenin mahiyetini ve yüklemin hududunu bilmeye bağlıdır. Aklın hâkim olduğu durumlar, eşyanın ve varlığın hakikatinde bizleri, dördüncüsü düşünülemeyen üç kategoriye hapseder.
Saf Aklın Epistemik Konumu
Birtakım kavramlar vardır; mahiyetini, yani özünü anlar ve sorgularız. Bir ok misali aklımızın doğrudan kavradıkları olduğu gibi, anlamlandıramadığı ya da havada bıraktıkları da olur. Bu durum genellikle eşyaya, özneye veya bir oluşa saf bir akıl ile bakamadığımızdan ya da terazinin kefelerinin ağırlığını ve dengesini hesap etmeden işe koyulduğumuzdan kaynaklanır.
Akıl bu terazinin denge taşıdır. Doğru kullanıldığında, yani saf ve mücerred akla ulaştığımızda ne terazinin ne de süzgecin yanılmayacağını görürüz. Akıl bizi tasavvurdan hayale, hayalden hükümlere; hükümlerden ise bir başka hükme ulaştırır. Saf akıl; mahiyeti belirlemeden hüküm vermeyen, imkân, zorunluluk ve imkânsızlık ayrımını gözeten, çelişmezlik ilkesine bağlı olan nazarî akıldır. Konuyu fazla uzatmadan sözü saf akla bırakıp, yoğun sentezler ve gayret sonucu kudret sıfatının derinliklerine ve Zât-ı İlâhî’deki tecellisine bakalım.
Varlığın Üçlü Tasnifi: Vücûb, İmkân ve İmtina
Bir konuda hüküm bildirmek, öznenin mahiyetini ve yüklemin hududunu bilmeye bağlıdır. Aklın hâkim olduğu durumlar, eşyanın ve varlığın hakikatinde bizleri, dördüncüsü düşünülemeyen üç kategoriye hapseder. Bunlar: Vâcip (Zorunlu) Varlık, yani yokluğu tasavvur edilemeyen; Mümteni (Muhal) Varlık, varlığı aklen imkânsız olan; Mümkün Varlık ise var ve yok olması eşit ihtimalli olanlardır. Bunlara sırasıyla; yokluktan varlığa çıkaran, mahlûkatı var eden, gezegenleri durağanlıktan harekete geçiren, varlık üstü ve sonradan var edilmeye ihtiyaç duymayan Yaratıcıyı; aynı anda hem var hem yok olan bir cismi; ve dünyaya gelmiş her insanı (tüm mahlûkatı) örnek verebiliriz.
Kudret Sıfatının Tanımı ve Taalluku
Kudret, mümkün olan şeylerin varlık ve yokluk taraflarından birini tahakkuk ettirmeye taalluk eden, Zat-ı İlâhî ile kaim ve ezelî bir sıfattır. Allah Teâlâ’nın kudret sıfatı; âlemleri yaratan, galaksileri kuşatan, karıncadan atmosfere kadar tüm zerreleri meydana getiren tecellinin ta kendisidir. Bu sıfat, imkân ve ihtimaller dairesinde o kadar kapsamlıdır ki bütün bu sayılanların yaratılması okyanustan bir damla eksiltmeyeceği gibi İlâhî sıfattan da bir zerre dahi eksiltmez.
İlâhî Kudret ve Değişmezlik Problemi
İnsan zamanla güçlenir, makamlar tecrübe ile artar; çünkü beşerî olan artışa ve eksilişe açıktır. İlâhî kudret ise Zât ile kaimdir; artışı ve eksilişi kabul etmez. Zira değişim, önce eksik olup sonra tamamlanmayı gerektirir; oysa Zât-ı İlâhî hakkında böyle bir tasavvur muhaldir. O’nun [celle celâlühû] sıfatları dönüşüm, gelişim ve eksilme gibi değişime ihtiyaç duyan bir mahiyette değildir. Bir şeyin yükselmesi için az olması, artması için eksik olması, genişlemesi için dar olması gerekirken; bu sıfat Zât ile kaimdir ve her türlü değişimden münezzehtir. Bu sıfat ne Zât’ın aynıdır ne de ondan bağımsız bir varlıktır; bilakis Zât ile kaim ezelî bir kemal sıfatıdır.
Kudretin Sınırı: Muhal ve Zorunlu Meselesi
Âlemdeki düzen, varlıkların mümkün oluşunu gösterir. Mümkün olan ise varlık ile yokluk arasında eşit mesafededir ve varlığı bir müessire muhtaçtır. İlâhî kudret, yalnızca bu mümkün alanına taalluk eder. Muhal olanın varlık niteliği bulunmadığından ona taalluk söz konusu değildir; zorunlu olan ise zaten vücûbu gereği yaratılmaya konu olmaz. Bu sebeple kudretin sınırı bir acziyet değil, varlığın mahiyetiyle belirlenen zorunlu bir mantık çerçevesidir. Zira muhal, haricî varlığa konu olabilecek bir “şey” değildir; çelişki içeren tasavvurlar kudretin değil, aklın imkânsızlık hükmünün alanına girer.
Bu, saf aklın vardığı ve hedefi tam isabetle vuran bir hakikattir. Aynı zamanda kudretin imkânsız ve zorunlu olan alanlarla ilişkilendirilemeyeceğini anlamayan itirazlara (ateist argümanlara) bir cevap niteliğindedir.
Kudretin Tecelli Alanı
Böylece aklın terazisinde varlık üç hüküm ile tartıldığında görülür ki; kudret ne muhal ile ilişkilidir ne de zorunluya yönelir; onun tecellisi mümkünat sahasındadır. Yaratmanın azlığı ya da çokluğu kudretin derecesini değil, iradenin tercih ettiği alanı gösterir. Bu yüzden İlâhî kudret hakkında nicel bir sınır konuşulmaz; konuşulabilecek olan yalnızca varlığın mahiyetidir. Kudret, mümkünatı varlık sahasına çıkarırken ne eksilir ne de artar; çünkü o Zât ile kaimdir ve değişime konu değildir. Fiillerin sonradan meydana gelmesi, kudretin sonradan kazanıldığını değil; ezelî olan sıfatın taallukunun (etkisinin) vakte göre farklılık göstermesini ifade eder.
