Ashab-ı Suffe Işığında Tasavvuf
Tasavvuf, Cibril hadisindeki iman ve İslam’dan sonra zikredilen ve Allah’a yakınlık makamı olarak bilinen ihsan makamıdır. İhsan makamını en iyi Efendimiz (s.a.v) bilirdi. İhsanın temeli olarak, ilk sufiler olan sahabelerin ihya ve inşa çalışmalarına verdikleri emek neticesinde Mescid-i Nebevi’nin gölgesinde Ashab-ı Suffe toplandı. Bu anlamda ilk ve en büyük adım atılmış oldu.
Peki, Ashab-ı Suffe kimlerdi; âlemin övünç kaynağı Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) ile beraber ilahi emir ve nehiylere bizzat şahit olan, ilmini amele dökme şuurunda, muazzez İslam için evlenmekten ve bunun gibi geçici dünya zevklerinden feragat eden, yanlışlarında birbirlerini uyarıcı, doğrularında tasdikleyici, cahiliye adetlerinin hiçbiriyle münasebetleri bulunmayan ve Resulullah (sav)’ın nazarı ve himmeti altında, Allah’ın yardımıyla bu dava aşkına zorluklardan bıkmayıp, baskılardan yılmayıp birbirlerini yalnızca Allah için sevme makamında olan insanlardı.
Tasavvuf, suffe ritmini bozmadan, başta ashap, tabiin ve mürşid üstatlarımızın yaşantısını yaşantımıza yansıtarak ve onlara harfiyen uyarak günümüze kadar gelmiştir.
Peki, Tasavvuf ne demektir ve nereden gelmiştir? Tasavvuf, “Emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker” yolunda sünnet ve Kur’an’a sımsıkı sarılarak nefsi kötü ahlaktan tezkiye etmek ve güzel ahlaklarla süslemektir. Tasavvuf bizlere marifetullah ve müşahededen ihsan makamı altında bahseder. Böylelikle kişi Allah’ı bilme ve tanıma yolunda mesafe kateder.
Tasavvufun suyu Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i Seniyye’den gelmektedir. Bu menba’a ulaşmak ise Cibril hadisinde geçen hususları (Tasavvuf meselelerini) Efendimiz (s.a.v)’ den dinleyen ve sonradan ise amel edip kendilerinden sonraki nesle öğretenlerin yolundan gitmekledir.
Kimsenin yaşantısında ahlaki bir eksiklik olmadığı için doğal olarak eksiklik görmeyip bu yüzden Tasavvuf meselelerini kitaplarda toplamayı ihtiyaç dışı görmüşlerdi. Zamanla zulmetin ve gafletin artmasıyla ve bid’atların ortaya çıkmasıyla kitaplaşma ancak başlayabilmişti.
Tabiin efendilerimizden sonra gelen sufilerin imamları olarak kabul edilen Şeyh Zünnun-i Mısri ve İmam Cüneyd-i Bağdadi insanların düştüğü hata bataklığını fark edip kalplerin zayıfladığını görünce, Allah’a ulaştıran yolu ve kalplerin nasıl ilahi aşka getirilmesi gerektiğini kendilerine vazife bellediler. Bu yola tabi olarak Ashab-ı Suffe’nin ayak izini takip ederek büyük bir sufi topluluğunun oluşmasına vesile oldular.
Peki, sufi ne demektir nereden gelir; sufi kelimesinin kökü hakkında birçok görüş vardır. ‘‘Sufi’’nin paklıktan türeyip Ashab-ı Suffe’den geldiği görüşü meşhurdur. Bunun yanı sıra Allah katında ilk safta yer almaları neticesinde ya da giydikleri elbiselere nispetle onlara sufi isminin verildiği söylenmiştir. Çünkü onlar elbiselerin en mütevazisi olan yünden suf giymeyi uygun görmüşlerdir.
Ehl-i sünnet vel’cemaat camiasında kendisine ilk sufi denilen kişi Ebu Haşim es-Sufi’dir. Hicri 150 (767) yılında vefat etmiştir. Bunun yanında Tasavvufu ilk defa açıklayıp tefsir eden kişi İmam Malik (r.a.)’ talebesi Zünnun-i Mısri (k.s)dir. Tasavvufu ilk defa (topluca) tefsir ve taksim eden ise Cüneyd-i Bağdadi (k.s)dir.
Bizimde sufiyi bir isim olarak değil izleri ve ahlakları meşhur ashaba ve velilere bir lakap olarak görmemiz icap eder.
Ashab-ı Suffe’den aldığımız kurallar ölçüsünde vahyin süzgecinden ve sünnetin kabulünden geçip önümüze altın tepside sunulan, ölçüyü bilen ve nefsin hilelerinden haberdar olan mürşidlerimizin yolundan gitmeyi bize lütfeden Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun.
Yapmamız gereken ise Kur’an, sünnet ve büyüklerimizi taklit nazarı altında gayret ve çabalarla nefsi ezip, tezkiye sırrıyla, her daim âlemlerin rabbiyle olmaktır.
