Münkir ve Mürid-III
Münkir ve müridin tartışması sürüyordu. Münkir elleriyle işaretler yaparak, hırsla anlatmaya devam ediyordu:
-Yunus Suresi 18. Ayette geçen:
“Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyen şeylere tapıyorlar da: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlar. De ki “Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.”
Yahut Zümer Suresi 3. Ayette zikredilen:
“Dikkat edin! Halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da birtakım dostlar (evliya) edinenler “Biz onlara, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (diyorlar). Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”
Ayetleri hakkında ne diyeceksiniz? Bu ayetler bizzat sizin yaptıklarınızı yüzünüze çarpmıyor mu?
-Bu iki ayete çıplak gözle bakıldığında, söylediklerini desteklediğini görebiliyoruz. Lakin Kur’an’ı anlamak için onun bütünlüğüne, iniş sebebine ve tefsirine bakmak gerekir. Ayetleri bağlamından koparırsak yanlış anlamlara ulaşabiliriz.
İlk ayet müşriklerin putlara “şefaatçi” diyerek tapmalarına karşı inmiştir. Putlar ne diriydi ne konuşurdu ne de Allah’a bağlıydı. Biz ise Salih kulları Allah’a ortak koşmadan severiz, onlardan dua isteriz; tıpkı hayatta olan birinden dua ister gibi.
Onları Allah’ın sevdiği kullar olarak biliriz, ibadet etmeyiz. Bizim inancımızda tevhide aykırı hiçbir şey yoktur. Biz Allah’tan başkasına kulluk etmeyiz. Ama O’nun dostlarını da severiz, vesile ediniriz. Mürşid, Allah’ın dostudur. Biz onun elini tutarak aslında Allah’ın yolunda yürüyoruz.
Gönül ehli olanlar bilir ki mürşid seni kendine değil, Allah’a çağırır. Mürşidsiz yola çıkanın kılavuzu nefsi olur. Biz de nefisle değil, rehberle yürümeyi seçtik.
– Benim kabul etmek istemediğim mevzu sizin mürşidinize bakış açınız. Şimdi bana mürşidi ilah edinmediğinizi söyleyebilirsin ama dışarıda görünen ahval dediklerine zıt düşüyor. Onların sizin için Allah katında şefaatçi olacağını söylüyorsunuz. Ona yöneliyor, ondan dua, yardım, nazar bekliyorsunuz. Vesile diye süsleyip amaç ediniyorsunuz. Siz olmasanız bile birçoğu böyle…
Buna rağmen İlk ayeti söylediğin gibi yorumladık diyelim. Ya ikinci ayette bizzat geçen “evliya” faktörüne ne diyeceksin?
– Bu ayette geçen “evliya”, tasavvuf anlamında Allah’ın sevdiği dostları değil, müşriklerin edindiği sahte ilahî aracılardır. Yani Allah ile kul arasında kendi uydurdukları aracılarla ibadet ettiklerini söyleyen müşriklerin konumundan bahseder.
Buradaki evliya’yı mecazî değil, şirk içinde edinilen sahte dostlar ve aracılar olarak anlamak gerekir. Nitekim ayet şirk bağlamında gelmiştir, velâyet makamının izzetinde değil. Ve bizi açıklayan ayet;
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın.” (Maide 35)
ayetidir. İşte biz bu vesileyi, ilimle, salihlerle, dualarla ve Allah dostlarıyla kuruyoruz.
– Ya vesile kelimesini ne oluyor da mürşid diye tefsir ediyorsunuz? Allahtan korkup vesile arayan kişi onun dediklerini yerine getiren kimsedir. Yani vesile için en doğru mana ibadet olmalıdır
– “Evet, ibadet de bir vesiledir ama ayet vesileyi sadece ibadetle sınırlamaz. Vesile, Allah’a yaklaştıran her şeydir.
Bu bazen ibadet, bazen salih amel, bazen de salih bir kulun duası, Allah dostuna bağlılık (sohbet, mürşid-i kâmil) ya da ilahi bir sevgi bağı olabilir.
Yani vesile, Allah’a giden yolun rehberidir.”
– Bu tarz teviller yaparak dini kısıtlıyor, kendinize alan açıyorsunuz.
Müşrikler gibi bir nevi yeni bir din anlayışı ortaya çıkartıyorsunuz fakat buna rağmen her zaman kendinizi bir şekilde aklamayı başarıyorsunuz. Dönüp dolaşıp aynı şeyleri tekrar ediyorsunuz.
– Bu tarz teviller dini kısıtlamaz aksine genişletir, ferahlatır. Din kolaylık dinidir. Hatırlıyor musunuz, en başında mürşid ve şeyhleri kabul etmediğinizi söylemiştiniz. Şimdi ise mürşide bakış açımızı, dini anlayış biçimimizi eleştiriyorsunuz. Konuşma ilerledikçe haksız olduğunuzun farkına varmıyorsunuz değil mi?
– Ben sizin anlayacağınız dilden konuşmaya çalışıyorum fakat bunu farklı yönlere çekiyorsunuz. Sizinle konuştukça kendinizi ne kadar da derin bir çukurun içine hapsettiğinizi, boğduğunuzu hatta kendinizi kandırdığınızı fark ediyorum.
– Ben de sizinle konuştuğum zaman kendinizi ne kadar da kolay akladığınızı, tasavvuf gibi engin bir ilmi ne kadar basit ve kaba çerçeveler içerisine sıkıştırdığınızı görüyorum…
