Münkir ve Mürid-II
-Münkir: Merhaba beni hatırladınız mı?
-Mürid: Evet, siz geçen ay konuştuğum o münkirsiniz değil mi?
-Münkir: Ta kendisiyim!
-Mürid: Doğrusu bir daha karşılaşacağımızı ummuyordum.
-Münkir: Zaten siz daha bu işin başındayken kendi muhayyilenizde beni ‘‘Hasta Adam’’ olarak nitelendirdiğiniz için bu tarz vehimlere kapılmanıza şaşırmadım.
Ben yılların getirdiği tecrübeleri arkama alaraktan saf hakikatin perdesini aralamayı ve gözden kaçırılan gerçekleri tüm berraklığıyla açığa çıkarmayı kendime meslek edindim. Fakat öyle görünüyor ki siz bu işin ciddiyetini daha kavrayamamışsınız.
-Mürid: Ben artık sizin, tarikatlardan ve mürşidlerden ziyade bu tarikatlara ve mürşidlere bağlı olan insanlar ile alakalı fikri sorunlarınızın olduğunu düşünmeye başladım.
Zira kendi düşüncelerinizi bir kenara bırakıp benim fikirlerime o kadar nüfuz etmişsiniz ki; bir noktadan sonra tamamen benim kılığıma bürünmüş ve karşınıza kendi münkir halinizin hayalini koyup ona ‘‘Hasta Adam’’ teşhisini koymuşsunuz.
Yani bir müridin bir münkir hakkında ne düşündüğünü her işinizde olduğu gibi bu hususta da kendi aklınızla araştırma yoluna koyulmuşsunuz. Aslında bu gizliden gizliye sizin bana ‘‘Hasta Adam’’ gözüyle baktığınızın bir nevi ispatıdır ki kendi kendinize mürid kılığına bürünüp bir münkire ‘‘Hasta Adam’’ yaftasını koyduysanız kendi hakikatinize yani münkirliğe döndüğünüz zaman bu yaftayı bir müride yakıştırmanız pek makuldür.
Münkir: Bu ne küstah bir psikoloji oyunu böyle! Ben buraya felsefe yapmaya gelmedim. İnandığımız ideolojinin temel yapı taşlarından bahsedelim ki hak ve batıl apaçık ortaya çıksın.
-Mürid: Seni fikirlerimle şah mat etme arzusunda değilim. Bana göre insan, kendi yaşayıp da idrak edemediği hiçbir şeye tam manasıyla inanmaz. Ben bu yola girdiğimde şüpheci aklımı kanaatkâr ruhuma teslim ettim.
-Münkir: Şu akıl ile ne alıp veremediğiniz var Allah aşkına. Siz belirli aralıklarla hareket etmeye memur demirden yapılmış robotlar mısınız ki aklınızı kullanmayı her sahada reddediyorsunuz?
-Mürid: Aklı reddettiğimi söylemedim. Ruhuma tabi kıldım. Bu dünyada insan aklını aşan ve her keyfiyetin üzerinde olan, sadece gönülde filizlenen birtakım haller vardır. Bunu kabul ediyor musunuz?
-Münkir: Kesinlikle! Fakat bu her keyfiyetin üzerinde zuhur eden hissiyat, yalnızca Allah’a karşı olur. Eğer bu olağanüstü duygular ve acziyetin itirafı bir başka insana karşı olursa ona şirk derler!
Aklın almadığı mertebe, Allah’ın bu kainattaki nizam ve intizamı, insanın yaratılışı, kader, kaza gibi hususlarda veya gönle düşen aşk ateşi tarzı meselelerde vardır. Yoksa namazda cezbeye gelmek veya bir babanın çocuğuna elbise alacak parasını, nereye gittiği belli olmayacak şekilde mürşidine göndermesi değil.
-Mürid: Bana İslam’ın biricik emir ve kurallarını anlamamakta ısrar eden cahil insanların yaptığı garip işlerden bahsetmeyin. Ayrıca o şüpheci gözleriniz madde kullanarak ailesine zarar veren, yuvaları yıkılan insanları görmüyor da İslam’ı yanlış anlayan insanlara mı takılıyor?
Oysa takınmamız gereken esas tavır hata yaparak toplumdan soyutlaşan insanlara destek çıkarak onları kazanmak olmalıdır. Yoksa senin İslam fikrin hata yapanı ötekileştirmek midir? Kaldı ki şirk; ikinci bir ilahı kabullenmektir.
Şayet ben, Allah’a kendimden daha yakın olan bir evliyadan medet umduktan sonra onun vasıtası ve kendi gayretimle Allah katında bir dereceye yükselirsem buna kim şirk iddiası koyabilir?
Bugün en ufak çaplı bir iş için bile yanımıza o işin ehlini alırsak başarıya ulaşmamız o kadar mümkün olmaz mı?
-Münkir: Sen o deli adamların hata yaptığını savunuyorsun. Halbuki o insanların bu davranışlarını hata olarak görmediklerini hatta bu yaptıkları akıl almaz işleri İslam’ın kuralı gibi savunduklarını içten içe gizliyorsun.
Madde kullanan yahut başka türlü bir şekilde ailesine kötü örnek olan insanlar hakkında fikirlerim seninle birebir. Fakat ‘‘Biz İslam’ız’’ ‘‘Biz Şeriatız’’ diyen bir topluluğun içinde binlerce insanın mürşidine taparmış gibi hareketler yapması İslam’ın aleyhine hizmet etmekten öteye geçemez.
-Mürid: Zannediyorum ki bir tane Allah’a taptığımı sana anlatamıyorum.
Allah dostuna yakın olmak bir nevi Allah’a yakın olmak değil midir? Sahabe efendilerimizin kıssalarını okumak, o kıssalardan ibret almak sana niçin bu kadar uzak görünüyor? Peygambere birebir benzemek için ne kadar gayret gösterdiklerini bilmez misin? Tüm bunlar neden hiç düşündün mü? Çünkü Allah’a en yakın insan peygamberimizdi ve sahabeler peygambere ne kadar benzersek o kadar Allah bizi sever düsturunu takınmışlardı. Sana göre bu hareket yanlış mıdır?
-Münkir: Siz Mürşide benzemek yaftasına tevessül ismini verirsiniz de bu isim altında şeyh diye isimlendirdiğiniz adamlar sizi cennete götürmeye yükümlü birer Allah oluverir. Birisi bir kaza sonucu yaralanmaz da “Şeyhim himmet etti.” der.
Bir diğeri başarılı olmak istediği bir işte “Himmet ya şeyh!” diye seslenir. Allah’ın olması gereken birçok yerde mürşid devreye girer. Sonra dersiniz ki ‘‘Biz mürşidimize tevessül ediyoruz, o da bizi Allah’a ulaştırıyor.’’ Bu tavır o kadar büyük bir tehlike arz ediyor ki ne ben anlatırım ne de sen anlarsın.
Mekkeli müşrikler de tıpkı sizin gibi, günahları çok olduğu için Allah’ın huzuruna çıkmaktan haya ederek kendi putlarını yarattılar ve içlerinden birisi dedi ki ‘‘Ey insanlar! Bu putlar, bizi Allah’a bağlayan vesilelerdir. Bu putlara ibadet edeceğiz.’’
-Mürid: Müslüman olduğunu iddia eden bir insana ne oluyor da bu kadar kolay bir şekilde müşrik iftirası atabiliyorsunuz? Yaptığınız teşbih, hayal gücünüzün aşırılığından geliyor.
Zira Mekkeli müşrikler tamamen putperesttir! Onlar putları bizzat ilah edindiler. Biz ise daha önceden söylediğim gibi vesileden ibaret tutuyoruz. İşte bu tevessüldür. Hz. Ademin dünyaya sürgününden sonra Peygamberimizin vasıtası ile affedildiği hikayesini de mi duymadınız?
-Münkir: Mekkeli müşriklerde aynı sizin gibi başlarda putları ilah edinmediklerini söylüyorlardı ve tıpkı şu an sizde olduğu gibi bir müddet sonra kendileri bile fark edemeden o putları ilah edindiler.
Üstelik Hz. Adem’in kıssasını yanlış yorumlamayın. Söylediğiniz rivayet zayıftır ayrıca Kuran-ı Kerim’e de terstir. Kuran’da hiç bu tevessül hadisesinden bahsedilmemiştir . Kur’an’da Hz. Âdem ile Havva’nın şöyle dua ettikleri yazılıdır: ‘Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz ziyan edenlerden oluruz.’ (Araf 23) Burada ne Peygamberimiz geçer ne de tevessül.”
-Mürid: Kur’an-ı Kerim’de birçok tevessül ayeti vardır.
-Münkir: Kur’an’da hiçbir peygamber başka bir peygamberin hatırına dua etmemiştir. Ne Hz. Nuh ne Hz. Musa ne de Hz. İbrahim… Hepsi doğrudan Allah’tan istemiştir. Eğer tevessül doğru olsaydı bu yüce peygamberler de bunu yapardı. Demek ki bu uygulama, dinin özünden değil, halk inancından türemiştir.
-Mürid: Tevessülün sadece Peygamberler arasında olduğunu nerden çıkartıyorsunuz? Size Kur’an-ı Kerim’den bir tevessül ayetini açıklarsam inanacak mısınız?
-Münkir: Açıkla bakalım.
-Mürid: Yusuf suresi 97. ayette: Dediler ki: “Ey babamız! Günahlarımız için bizim adımıza Allah’tan bağışlanma dile. Gerçekten biz günahkâr idik.”
98. ayette ise;
Yakup dedi ki: “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” Buyuruluyor.
Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:
Ayet-i kerimenin açık beyanıyla Yakup’un (a.s.) evlatları babalarına gelerek: “Ey babacığımız, bizim günahlarımız için af dile.” demiştir. Bu bir tevessül değil midir? Bu apaçık bir tevessüldür.
Zira tevessül, kişinin Allah’ın affına ya da farklı bir arzusuna ulaşabilmesi için kendi ile Allah arasına salih bir kulu koymasıdır. Yakup’un (a.s.) evlatları da Allah’ın affına mazhar olabilmek için, Allah ile aralarına Hz. Yakub’u koymuşlardır ve babalarına tevessül etmişlerdir.
Eğer tevessüle şirk derseniz, Yakup’un (a.s.) evlatlarının şirke düştüğünü, yani müşrik olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. İş sadece bununla da bitmemektedir. Eğer tevessül şirk olsaydı, Yakup’un (a.s.) onları menetmesi ve “Evlatlarım, tevessül şirktir, Allah ile aranıza beni sokmayın, direkt Allah’tan kendiniz isteyin.” demesi gerekirdi.
Çünkü bir peygamberin şirke rıza göstermesi düşünülemez. Tevessül şirk olsaydı, Yakup (a.s.) muhakkak onları uyarırdı ama uyarmamış. Bırakın uyarmayı, “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim.” diyerek, evlatlarının tevessülünü kabul etmiştir.
Acaba Yakup (a.s.) gibi bir peygamberin tevhidi anlamamış olması mümkün müdür? Tevessül şirk idi de Yakup (a.s.) bunu bilmiyor muydu? Bir peygamberin neyin şirk, neyin iman olduğunu bilmemesi mümkün müdür?
Yakup’un (a.s.) evlatlarının tevessülü kabul etmesi tevessülün caiz olduğu hususunda kâfi bir delil değil midir?
Kaldı ki itikat esasları bütün peygamberler için aynıdır. Farklılık, sadece amele bakan yöndedir. Yani itikaden onlara caiz olan bir şey, bize de caizdir. Madem onlar babalarına tevessül etmişler, o halde tevessülün caiz olması gerekir. Tevessül onlara caizse, bize de caizdir.
-Münkir: Bu olay evlatlarının Yakup’un (a.s.) duasını istemesidir, yani şefaat talebidir. Ama bu gaybî bir kurtuluş ya da Allah’a ulaşma vasıtası değildir. Bir kuldan dua istemekle, “Onun hatırına bana ver.” demek farklıdır. Tevessül dediğiniz şeyde, kişi sanki kendi duası yetmezmiş gibi, Allah’ın, salih bir kulunun yüzü suyu hürmetine iş yaptığına inanır. Bu şirk kokan bir anlayıştır.
Hz. Yakup’un çocukları şirk koşmamıştır çünkü sadece duasını istemişlerdir. Araya bir kutsiyet, ilahî bir güç vehmetmemişlerdir. Bugün bazıları türbelere gidip “Ya falan efendi! bana yardım et.” diye yalvarıyor. İşte bu, Hz. Yakup kıssasıyla kıyas edilemez.
Ne fark ettim biliyor musunuz? Size bir türlü aklımdakileri söyleyemiyorum. Konu hep farklı meselelere kayıyor. İşi öyle noktalara getiriyor, öyle farklı tabir ve analiz ediyorsunuz ki sanki konuşmalarınızın arasından kandırmacayla beraber farklı düzenbazlıklar cirit atıyor. Şimdi bu sefer sizden benim soruma cevap vermenizi istiyorum…
