Elden Gidenler
“Lâ-bekâ gülzâr için zârîlik etme ey püser/ Devri gül ber-bâd olur, fasl-ı bahâr elden gider”/“Yâr için ağyâr ile merdâne cenk etsem gerek/ İt gibi murdâr rakîb ölmezse yâr elden gider”
Ey püser…
Bu hitap başlı başına bir rahmettir. Şair yukarıdan konuşmaz; diz çökerek konuşur. “Evlat” der. Çünkü dünya karşısında insanın en çok ihtiyacı olan şey nasihatten ziyade şefkattir.
Bahar Bahçesindeki İmtihan
Bir zamanlar bir derviş, genç talebesini bahar vakti bir gül bahçesine götürdü.
Bahçe dillere destandı. Renk renk güller, kuş sesleri, ılık rüzgâr…
Genç talebe mest oldu.
“Efendim,” dedi, “cennet burası olsa gerek.”
Derviş gülümsedi.
Aradan birkaç hafta geçti. Aynı bahçeye tekrar gittiler. Bu kez rüzgâr sertti. Güller solmuş, yapraklar dökülmüş, toprak çamur olmuştu. Genç talebenin yüzü düştü.
“Her şey bitmiş…” dedi.
Derviş, yere düşmüş bir gülü eline aldı.
“Evlat,” dedi, “sen gülün açışına sevindin ama soluşuna hazırlanmadın. Dünya böyledir.”
Genç sustu.Tam o sırada bahçenin kenarında bir ihtiyar gördüler. Elindeki bastonla toprağı eşeliyor, bir fide dikiyordu. Talebe şaşırdı;
“Bu mevsimde mi?”
Derviş dedi ki:
“Bak evlat… Bahar için ağlayan çoktur. Ama baharı yeniden getirmek için çalışan azdır.” Genç talebe o gün anladı: Gül için ağlamak başka, Gülün sahibine yürümek başka…
Dünya bir gülzâr… Evet, inkâr etmiyor. Güzel. Renkli. Cazibeli. İnsanı kendine çeken bir letafeti var. Gül açıyor, rayiha yayıyor, insanı mest ediyor.
Fakat “lâ-bekâ”. Yani kalıcı değil.
Buradaki incelik şu: Şair dünyayı kötülemiyor. Sadece yerini tayin ediyor. Gül açacak, koklayacaksın.
Bahar gelecek, sevineceksin. Ama onu ebedî zannetmeyeceksin.
İnsanın yanıldığı yer tam burası.
Bir makam gelir, “artık buradayım” deriz. Bir muhabbet başlar, “hep sürecek” sanırız. Bir gençlik enerjisi doğar, “hiç bitmez” zannederiz.
Hâlbuki her “Gül devri’’, içinde kendi sonunu taşır. Ber-bâd olur. Rüzgâr alır götürür. İnsan tutmak ister ama rüzgârın önüne set çekemez.
Zârîlik etme…
Bu kelime hafif bir ağlama değil. Kendini tüketircesine yanmak, isyanla karışık perişanlık demek. Şair diyor ki:
Geçici olan için kendini harap etme. Çünkü insan, ağladığı şey kadar küçülür bazen. Fânî olanı ebedî yerine koyarsan, kalbin de onun kadar fânîleşir. Dünya elden giderse ne olur? Bir şey gider. Ama sen kalırsın.
Fakat insan, kalıcı olmayanı kalbin merkezine koyarsa; o gidince kendisi de dağılır. İşte şair bunu istemiyor.
Bahâr elden gider…
Bu cümlede zamanın acımasızlığı var. Mevsimler kimseye imtiyaz tanımaz. Güz, padişahın bahçesine de uğrar, fakirin kapısına da…
Öyleyse mesele baharı durdurmaktan ziyade, bahara aldanmamak değil midir? Gül açtığında şükret. Solduğunda sabret. Ama hiçbirinde kendini kaybetme.
Çünkü dünya için zâr olan, dünya kadar geçici bir hüzne mahkûm olur. Mukadder soruyu atlamamak gerekiyor. O zaman bu dünyada neye ağlayacağız? Ne için çabalayacağız? Kimin yoluna revan olacağız?
Tam bu noktada ikinci beyit kendini gösteriyor.
İlk beyitte sükûnet vardı. Burada celâl var.
Demek ki her şey için vakur durulmaz. Bir şey var ki onun için merdâne durulur. Yâr…
Eğer yâr Hak ise, rakîb nefstir. Ağyâr, kalbi dağıtan her şeydir.
Dünya için perişan olma demişti ya… Ama yâr gidiyorsa, susma diyor şimdi.. Çünkü dünya elden giderse bir mevsim kaybedersin. Yâr elden giderse istikamet kaybedersin. Birinde bahar biter. Diğerinde kalp kararır.
İşte bu yüzden şair iki kapı gösteriyor;
Fânî olana karşı metin, Bâkî olana karşı ateşli ol.. Dünya için Zâr olma. Yâr için Mert ol.
İnsan, uğruna ağladığı ile değer kazanan bir varlıktır. Dünya sofrasının en leziz vakitleri de ‘‘Yar’’ diyebildiğimiz kişi ile yapılan muhabbettir.
Vicdan sahasında top koşturan Ben, Sen, Biz, ve Siz;
– Ne için ağladığımızın farkında mıyız?
– Yar için ağyarı karşımıza alabilecek miyiz?
– Hakikati korumak ve sadık kalmak için fedakâr mıyız?
Ve son olarak ‘‘Yar’’ dediğimiz mefhum, varlığını peşinen kabul ettiğimiz bir hükümdar mıdır, yoksa ötelerin ötesinde varılması gereken bir gaye mi…?
