Yaşanmış Öyküler

Görünmeyen Eller

İlkbahar güneşinin etrafı ışıttığı, tomurcukların ve filizlerin yeşerdiği, serin rüzgarların ağaçların yapraklarıyla dans ettiği bir sabahtı. Küçük kasabalarının yaklaşık iki yüz metre kadar uzağındaki mütevazi evlerinde, bir çocuk bir de hasta annesi yaşıyordu. Çocuk sabahın erken saatlerinde kalkar, elini yüzünü yıkar ve odun toplamak için dışarı çıkardı.

Topladığı odunları küçük parçalara ayırır, evlerindeki küçük sobayı yakardı. Annesi ise çocuk gelene kadar elinden geldiği kadarıyla kahvaltı sofrası hazırlamaya çalışırdı. Çocuk annesine hep yardım eder onun iş yapmasına asla izin vermezdi. Buna rağmen annesinin hastalığı gün geçtikçe artıyordu. Doktorlar her türlü imkânı değerlendirmelerine rağmen annesine iyi gelecek bir ilaç bulamamışlardı. Çocuk bunu bildiği halde sanki annesi onu hiç bırakmayacakmış gibi geliyordu. Çünkü ikisi de birbirlerini çok seviyordu.

Babası henüz yaşı küçükken vefat etmiş, onu bu yaşına kadar annesi büyütmüştü. Annesinin hastalanmasından sonra evin geçimini çocuk üstlenmişti. Her gün kahvaltısını yaptıktan sonra kasabalarındaki dükkânda akşama kadar çalışır, elde ettiği parayla evin ihtiyaçlarını alır, akşam karanlığında evine dönerdi.

Bütün günü hep bir işle geçiyordu. Kendine ayıracak, arkadaşlarıyla buluşacak hiç vakti yoktu. Buna rağmen hiçbir gün halinden şikâyet etmemişti. Annesinin iyileşmesi, onun için tek teselli kaynağıydı.,

O gün her zamanki gibi kahvaltısını yaptıktan sonra, kasabada çalıştığı dükkâna gitti. Her gelen müşteriye güler yüzlü, güzel sözlü davranmaya çalışıyordu. Konuşması ve güzel ahlakıyla dikkat çeken bir kişiliğe sahipti. Bundan dolayı dükkânın sahibi de ondan memnundu.

Ama dükkânın gelirleri son zamanlarda iyice düştüğünden çocuğu işten çıkarmak zorundaydı. Bunu her ne kadar istemese de çocuğa söyledi. Çocuk bunu duyduğunda yıkıldı. Artık hasta annesiyle beraber o küçük evlerinde nasıl geçineceklerdi? Başka çalışabileceği bir işi de yoktu. Zaten annesinin hastalığı da iyice ilerlemişti. Kafasında bu düşüncelerle, gözü yaşlı bir şekilde gidiyordu ki yolda başında beyaz bir kumaş parçasından sarılmış bir sarık, üstünde ise uzun bir entarisi olan yaşlı bir zatla karşılaştı.

Yüzü ise adeta nur gibi ışıldıyordu. Daha önce bu şekilde giyinen biriyle karşılaşmamıştı. Henüz bunun şokunu yaşarken, o nur yüzlü zatın kendisine doğru yaklaştığını gördü. Zat çocuğa yaklaşınca, yanındaki kalın ve desensiz çantasının içinden bir kutu çıkardı. Kutuyu çocuğa uzattı ve şöyle dedi:

“Evlat! Allah’ın izniyle bu, annenin şifasına vesile olacak.” Çocuk heyecanla kutuyu aldı. Zata bakarak “Bunu kim gönderdi.” Dedi. Bunun üzerine zat, çocuğa döndü ve şöyle cevap verdi: “Bunu sana Allah’ın fakir kulu, Şah-ı Nakşibendi gönderdi.” Ardından uzaklaşarak ortadan kayboldu. Çocuk yaşadığı olayın tesirinde koşarak eve gitti.

Kutuyu annesine uzatarak yaşadıklarını anlattı. Annesi oğlunun anlattıklarından çok etkilendi ve ağlamaya başladı. Çünkü birkaç gün önce adını duyduğu bir zattı bu. İlk defa, ettiği duada bu zattan himmet ve yardım istemişti. Allah duasını kabul etmiş ve bunu dostuna iletmiş olacaktı ki şifası için dostunu vesile kılmıştı.

Gerçekten de kullandığı bu ilaç kadının kısa bir zaman diliminde iyileşmesine vesile oldu. O günden sonra anne ve oğlu her ne kadar zahiri gözle görmeseler de kalplerini manen Şah-ı Nakşibendi hazretlerine bağlamış ve her işlerinde ve dualarında ondan himmet istemeyi eksik etmemişlerdi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir