Tefsir

Tefsir Epistemolojisi

Tefsir Nedir? Tefsir ilmi, dil ve Kur’ân ilimlerinden; hadis ve tarih gibi rivayet disiplinlerinden; mantık ve usûl gibi aklî ilimlerden istifade ederek bu ilimleri mezc eden, Kur’ân’ın manalarını açıklamayı ve ondan hüküm çıkarmayı konu edinen bir ilimdir.

Klasik çerçevede yaklaşık on beş temel ilme dayanır. Tefsir’in Ebul Ulum (ilimlerin babası) diye isimlendirilimesinin altındaki hikmette bu olsa gerektir.

Tanımdan da anlaşılacağı üzere Kur’an-ı Kerim yalnızca Arapça bilmekle yahut salt meal okumakla hakkıyla anlaşılamaz. Biz de bugünkü yazımızda Kur’ân ile Peygamberimiz’in (s.a.v.) ağzından dökülen ve 1500 yıldır nesilden nesile, kalpten kalbe aktarılan hadis-i şerifler arasındaki kopmaz bağı inceleyeceğiz.

Kur’ân İle Sünnet Arasındaki Ayrılmaz Bütünlük Bu ilişki tek yönlü ve yüzeysel değil varoluşsal bir bağdır. Başka bir ifade ile Kuranı Kerim hadislerle, Hadislerde Kuranı Kerim ile tam olarak bir anlam ifade etmektedir.

Dolayısıyla modern dönemde yerli ilahiyatçıların “İslam’ın tek kaynağı Kur’ân’dır” söylemi, bindiği dalı kesen kimsenin ahmaklığından daha hazin mi, daha gülünç mü; doğrusu bunu bilemiyorum.

Çünkü ayetler de hadisler de vahye dayalıdır ve aynı peygamberî beyan kanalıyla ümmete ulaşmıştır. Nitekim Rabbimiz, Necm Suresi’nde mealen şöyle buyurmaktadır: “O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. O’nun konuşması kendisine vahyedilenden başkası değildir.” Bu çerçevede hadisler de — belli başlı kurallarla istisna edilenler dışında — vahye dayanan beyanlar olarak değerlendirilmiştir.

Konuya bir de şu açıdan bakacak olursak, meselenin ilmî bir tutarsızlık içerdiği görülebilir: Ayetlerin lafzı ve manası Allah’a ait olup Efendimiz aracılığıyla sahabeye ulaşmıştır.

Hadisler ise mana vahye dayanmakta, lafız Peygamber Efendimiz’e ait olmakta ve bu şekilde sahabeye aktarılmaktadır. Sünneti toptan reddeden bir yaklaşım, vahyin açıklayıcı ve uygulayıcı boyutunu inkâr etmiş olur; bu ise Kur’ân’ı kendi bağlamından koparmak ve onu fiilen işlevsiz bırakmak anlamına gelir.

Tek Kaynak Kur’ân’dır Söylemi Üzerine Kur’ân, değiştirilmeden ve herhangi bir tahrife uğramadan tevatür yoluyla bize ulaşmıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm, indirildiği andan itibaren yazıya geçirilmiştir. Yüce Rabbimiz kitabında, “Muhakkak onu biz indirdik ve onu biz koruyacağız.” buyurarak Kur’ân’ı koruyacağını bildirmiş; bu ilahî teminatı Arap dili ve belâgatında tekid ifade eden vurgularla pekiştirmiştir.

Bu iddiadan yola çıkarak, “Allah aynı şeyleri hadis için söylememiştir. Bundan dolayı bizim için tek güvenilir kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir.” söylemi bugünlerde herkesin ağzına dolanmış bulunmaktadır.

Tafsilatıyla incelenmesi gereken bu söylem, dinî bir gerçeklik ifade etmesinin yanında; aynı zamanda toplumsal, tarihsel, kültürel ve siyasal bakış açısıyla da değerlendirilmelidir.

Modern Dönem Tartışmaları ve Fikri Arka plan Zira bu tür argümanlar, Batı’nın “biz aydınlandık, artık medeniyiz” iddiasıyla kilise dogmalarını yıktıktan sonra karşı karşıya kaldığı Katoliklik–Protestanlık tefrikasına benzer bir ayrışmayı İslam dünyasında da üretme çabasının uzantısı olarak görülmektedir.

Yaklaşık son iki yüz yıldır, başta İngiliz misyonerleri ve oryantalistler olmak üzere çeşitli çevreler; Hindistan, Mısır, Pakistan, Arabistan ve nihayet Türkiye’de, İslam beldelerine dışarıdan müdahale etmeden önce içeriden, yüzyıllardır sarsılmadan ayakta duran ilmî ve itikadî mirasa yönelmiştir.

Bu söylemler, her ne kadar onların pek çok girişiminden yalnızca biri olsa da maalesef bizim coğrafyamızda ciddi yankılar uyandırmış ve itikadî problemlere zemin hazırlamıştır.

Meseleyi daha sağlıklı kavrayabilmek ve benzer fikrî yönlendirmelere karşı hazırlıklı olabilmek için, “bir şeyi zıddıyla bilmek” kaidesi gereğince Hristiyanlık ve Yahudiliğin tarihî tecrübelerini bilmek, kendi dinimizi bilmek kadar önem arz etmektedir.

Kur’ân’ı Anlamada Sünnetin Anahtar Rolü Yukarıda zikredilen iddialara dönecek olursak, hadislerin yazılmadığına dair sahih rivayetler bulunmaktadır. Ancak bu rivayetler, İslam’ın ilk dönemlerine aittir. Nitekim daha sonraki süreçte Resûlullah ﷺ döneminde hadislerin yazıldığına dair çok sayıda rivayet nakledilmiş; hatta bazı âlimler bu rivayetlerin tevatür derecesine ulaştığını ifade etmiştir. Son dönemlerde bu itirazların artması üzerine, hadislerin yazımı meselesini müstakil olarak ele alan eserler de kaleme alınmıştır.

Bahsi geçen ayetin bu şekilde yorumlanması ya mealden hüküm çıkarmaya ya da ciddi bir bağlam problemine işaret etmektedir. Zira bir ayetin doğru anlaşılabilmesi için yalnızca mealine bakmak yeterli değildir. Burada, hadis ilimleriyle de irtibatlı olan esbâb-ı nüzûl meselesi devreye girer. Ayetin hangi olay üzerine ve hangi bağlamda nazil olduğu dikkate alındığında mesele açıklık kazanır.

Kaldı ki, söz konusu ayeti iddia sahiplerinin yorumladığı şekilde kabul etsek dahi, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân için açık bir koruma vaadinde bulunmuş olması, hadislerin mutlaka tahrife uğrayacağı anlamına mı gelir? Bir şey hakkında özel bir teminatın zikredilmesi, diğerinin zorunlu olarak korunmadığını göstermez.

Kur’ân-ı Kerîm bugün iki kapak arasında bir metin olarak bize hitap eder; ancak vahyin ilk muhatabı indiği dönemde yaşayan nesildir. Biz ilahî hitabı onların anlama ve yaşama tecrübesi üzerinden kavrarız. Bu sebeple sünnet ve sahabenin anlayışı, Kur’ân’ı doğru anlamanın anahtarıdır.

Nitekim Ebû Hanîfe’ye nispet edilen “Sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’ân’ı anlayamazdık.” sözü bu hakikati özetler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir